Wednesday, January 03, 2007

2007 Naber?

Kerem'lerdeydik 2007'ye girişte. Binbir çeşit mezenin, Kerem ve Birsen'in hamaratlığıyla bezenmiş sofranın etrafında geçti gecenin büyük bir kısmı. O kadar yedik ki rokfor soslu eti pişirmek isteyen Kerem'e durma emrini vermek zorunda kaldım eski bir asteğmen olarak. Durdu haliyle. Korktu rütbemden. Bu adam bir de msn nikine 'altıda kapı açılıyor' gibi absürd bir klüp havası katmıştır. 6 buçukta geldim eski bir diskotekçi olarak. Neredeyse tek benim gelen. Evini gittikçe güzelleştirdiğinin farkına vardım o an. Bir de 3 soslu bir cips tabağı hazırlamış. Ayrıntıcı Keremcemceminay.

Neyse Fredy'yi bekledik. Fredy ve Ketrin ikilisi Etiler'den nişantaşına gelip geleceklerdi bize. İnsanın yeni yıla girişinde mallığı tutabilir edasıyla anahtarları Etiler'de unuttuğunu farkına var fıredi kıruger midemizi tokatlarcasına, daha da gecikti. Bu gecikmesinin yanısıra Ketrin adlı sevgilisiyle eve girer girmez mutfağa saldırışını hayretle ve ilgiyle izledik. Mojito içkisinin uzmanı tavırlarıyla konuşmadan sadece ihtiyaçlarını belirlercesine arı gibi çalıştılar. 'Mohito' diye okunan bu içkinin yapımı aslında eğlenceli. Taze naneleri esmer şeker ve limonla ezersin, sonra bacardiyi dökeri üzerine de soda veya schweps ekleyebilirsin. İçimi zevkli ve bol C vitaminlidir. Neyse bu adamları zaten alakasız bir insandan duymuştum. "Aaa onlar çok güzel mojito yaparlar" diye tanıtılmıştı bu arkadaşlarım. Sırf bu laf yüzünden Almanya'da mojito ısmarlattım arkadaşıma ve içtim. O kadar etkilenmeyip konseptin trendini satasım gelmişti. Neyse bu adamlar Mojito'yu yaptılar. Yemeğe oturduk. Ben direk rakıya geçtim hahahaha. Fasıl markasının hastasıyım rakıda. Yemek sonunda mojitoyla cilveleşecektim.

Yemek = diyalog aritmetiğiyle açılan konuların birinde Kerem'in maille şikayettebulunmasever bir insan olduğunu öğreniverdik. Konu BurgerKingde geçer. Kerem bir gün Burger'ın birinde uzun kuyrukta beklerken iç tarafta çalışan insanları gözlemler. Adamlar çıplak elle ve BONESİZ! çalışmaktadırlar. Etleri şap şup koyarlar ekmeklere vs. Tabi Kerem hemen mail atar Burger'a. Durumu anlatır. Telefondaki kişi de politik bir şekilde aslında eldivenli çalışmanın sıcak ette sağlık koşulları açısından yanlış olduğunu belirtir, yok plastik erimesi, yok sıcak ete bakteri bulaşmaz vs. Bunun üzerine Kerem eti çıplak elle ve bonesiz pişirmek üzereyken Fredy bey mutfakta bulduğu eldivenlerle tavanın başına geçer. Kameram bu anı kaçırmaz.


Kimisi huzurlu kimisi düşünceliydi.
Yeni yıl düşüncesi olsa gerek.
Ben Cengiz'i ilk defa bu kadar enerjisiz görüyordum.
Başağrısı yalanlarına inanmayan biri olarak.
Bu lafı ederken de "Aşk bir maratondur" adlı şarkıyı dinliyordum Tedy Geiger'dan.


Benim keyfim gayet yerindeydi. Cipsleri götürdüm yemek ardı. Hayat cipste. Cips ağızda. Mutlu olmak için çıtır lazım.

Thursday, September 07, 2006

Kınalı Ada - 8 Ağustos 2006 - Anneyle bir sandal sefası


İkimiz de işten adaya dönmüşüz ve harika bir hava. Eee ben annesinin kuzusuyum, annem de bir kuzunun annesi. Böyle bir havayı değerlendirmeliyiz diyerek mayolarımızı giyip attık kendimizi sandalımıza. Annem kürek çekmeyi oldukça sever. Çocukluğumuzdan beri annemi böyle hatırlarım zaten.

Denizden korkardım küçükken. Yanımızdan motor geçtiğinde "Anne çarpışacağız" diyen o kişi de bendim. Anneme habire kendimce uygun bulduğum güvenlik tehlikeleriyle ilgili mesajlar vermişliğimi hatırlarım elbet. Ancak yaş arttıkça bir takım tehlike sinyallerini es geçmeye ve tehlikeleri omuzlamaya alıştım. Annem sağolsun.

Resimde görülmek üzere olan bu kadın benim anam. Ve diğer resimdeki dallama da benim. Balık tutuyorum aklımsıra. O gün pek şanslı olduğumuz söylenemez.




Ve saatler geçer, gün batımı adadan pek şıktır. Habire şu lafı tekrarlamaktayımdır. "Yaa anne düşünsene küçük bir hafta sonu tatili yaşıyoruz resmen hafta içinde." Takılmışımdır bu psikolojiye. İçimden 20 yaşların ilk seneleri-tarzımız duyguyu basitçe ifade etme olmalı- lügataımız kıt olmalı tarzında "yaa süper yaa, yaaa offff" diye geçirdim bir güzelcene, güzelceğine, kendiceğimle.
Bakın efendim. Bu da adada gün batışı, batımı, batırdık.

6 Eylül 2006 - Alkol Nayt.

Bu herifi geçen gün ada turu atarken yakaladım. Paçalı don giymiş gibi geldi bana. Bir türlü istediğim pozunu yakalayamadım ama söyleyin bana. Bu herife bir şey giydirmemişler mi?

Yaklaştım kaçtı, geri çekildim kaçtı. Neyse böyle bir herif işte.

Zoomlanınca o güzel bacaklarını pozlayabildim. Ohhş.

Neyse asıl geçmişten gelen bir kutlama gününden bahsetmek istiyorum. Alkol Nayt diye bir olay vardır. Yer ada, ev Oktayın. Oktaylar da Alkol nayt kutlanır. Genelde yaz aylarında olur bu günler. Bu gecelerin ertesi gününde şöyle denmesi gerekir.
-Amma eğlendik dün.
-Hiç bir şey hatırlamıyorum.
-Amma iyi müzik yaptık.
-Olm o köfteyi kediye attık, kedi bile yemedi.

Mangal özürlü olduğumuz bir gerçek. Aramızdaki tek disiplinli arkadaşımız Soykan mangalcı çıktı. Önce mangalı ustaca balkon köşesine kilitledi. Sonra etleri dizdi. İçimden dedim. Bu herif kesin bir kebapçı da çalışmıştır diye. Aile eğitiminden geçmiş.

Daha sonra tabaklardaki şarküterilerden, oktayın getirdiği 5 litrelik alman birasından içildi. Zahmetli kutu açıldı, buzlara yatırıldı, zumlandı.

Masadan bir görüntü de alınsın dedik. Arda mavi gömleğiyle bütün gün içtiğinden bahsetti. Üşenmeyip de perkusyon aletini sırtlayıp getirdi. Balkondan onu o halde gördüğümde mavi gömlekli bir amele olduğunu düşünmüştüm. Yanında absolute getirip beni bu düşünceden bir andakurtarıverdi. Bu arda kışın Trompete merak salmış. Enstrümanı almış. Üflenmiyo, ses çıkarması çok zor. Neyse bir trompet-metodu(kitabı) almış. Trompet nasılır çalınır diye açmış birinci sayfayı. Birinci sayfada aynen şöyle yazıyormuş:

"Eğer 20 yaşını aşmışsanız hiç uğraşmayın, trompeti bırakın." Bu arada, Onnik adlı arkadaşımızın Arda hakkındaki bir yorumu da aklımdan çıkmamaktadır. Şöyle demektedir sayın Onnik arkadaşımız:
"Abi Arda ne diyorsa onu dörde böleceksin."



Neyse sonra şen-şakraklaşıp yenildi, içildi ve s.çıldı. Belli bir saatten sonra az içen tayfa dışında Oktay ve ben kaldık gerilerde. Balkon tribimiz de vardır. Balkondan aşağıdaki kedilere kemik, et esanslı ekmek parçaları sallayan iki tipiz. Aşağıda it-oğlu-it isimli köpek, ve Cevdet-Serli isimli kedimiz bulunmaktadır. Bu hayvanatlar son bir kaç senedir kışı hayatta kalarak geçiren iki yadigar hayvanatlarımızdır. Daha sonra da yeni nesilden kediler geldi elbet. Onların da karınları doyuruldu. Salona geçilip müzik seansına başlandı.
Norayr klarnetini getirdi. Geçenlerde de getirmişti. Ses çıkaramamıştım. Bu sefer çıkardım. Gözlerimden belli oluyor mu acaba? Bir takım müzikal denemelerden sonra bir takım kayıtlar yaptık. Hepsi de hayvan megabaytlarda olduğu için henüz nete koymuyorum. İlginç şeyler yakaladık. Hafif deneysel, hafif bilindik şeyler çalındı ve geceye veda edildi.

Uzun zaman oldu yazmayalı. Eskilerden birikmiş çok materyal var. Onlara da yer vereceğim sıkılmadıkça.

Saturday, May 27, 2006

26 Mayıs 2006 - 02:00 - Burak'larda Gece Müziği

Cuma akşamının bekletisiyle, hiç bir şey yapmadan bilgisayar başında oturuyordum. Saat gecenin ikisi ve telefonum çalıyor. Cem arıyor. Ne kadar tebiyesiz bir saatte aradığını söylüyorum. Gülüyor. Burak'larda lezzetli perkusyon aletleri olduğunu söylüyor. Gelemem diyorum ama 10 dakka sonra noolacak yani 1 saat oturur kalkarım diyorum.

Eve girerken bir kız kapıda bekliyor. Burak'ın komşusuymuş. Burak onu da davet ediyor. Ahh ne kadar sosyal bir akşam diye düşünüyorum. Gecenin bu saatinde yaşayan insanlar var.

Neyse kızın adı Olga. Aslen Yunanlı, İngilterede yaşamış sonra da Türkiyeye gelmeye karar vermiş. Geceye neşe ve challenge katıyor. İngilizce konuşuyoruz. Herkes kastırıyor. Yardırıyor. Yes, I am a pencil, and my name is in the refrigerator, şeklinde konuşuyoruz. Eğlenceli bir muhabet oluyor.

Bu arada ne zaman Burak'ın evine gitsem hep arkada ilk ismi bana çok komik gelen Lonnie Liston Smith çalıyor. Ağırlıklı olarak plakta. Burak sayesinde bu adamla tanışmış olmak ta ayrı bir gariplik. Soul, Funk, Jazz karışımı ilginç bir müzik yapıyor. Bana biraz Meditasyon müziği gibi geliyor.

Burakta bu sefer hakkaten ilginç enstrümanlar var. Deniz sesi çıkaran bir enstrüman var ki ondan ses çıkarınca hakkaten şaşırtıcı bir şekilde benziyor. Bir iki de şımarık video kaydı yapıyoruz. Herkes bir enstrümanı çalıyor vs.

Gecenin ilerleyen saatlerinde şaşırtıcı bir albüm koyuyor. Jazzmatazz serisinden. Guru var, gangstarr hayranıyım ki. geçmişe dönüp dinlediğim şeyin kaynağını öğrenmenin şaşkınlığıyla olaya beyinsiz bir hadiyacılık tekrarıyla yaklaşıyorum. Neyse bilgiyi hazmedince de basit bir mutluluk yaşıyorum. Öğrendiğin ve bildiğin herşey hayatla o kadar içeiçe giriyor ki, das ist überfantastich diyesim geliyor.

Sabah oluyor. Arada bira siparişleri oluyor ekstradan. Kafalar iyi ve Olga gittikten sonra bir tartışma başlıyor. Dünyayı nasıl dolaştığına imreniyoruz. Türkiyeyi nasıl seçtiğini konuşuyoruz. Sen git İngiltereden duy, öğren ve Türkiyeye gel.

Sabahın ilk ışığıyla evime dönüyorum. 15 adımla evdeyim. Öyle de bir yakın oturuyoruz.
Oh be Cuma günü güzel geçti diyorum. Şayet evde su yok, medeniyeti düşünüyorum. O suyu kesip boruları kazmış işçileri düşünüyorum. Sonra evdeki depoyu hatırlıyorum. Olsun yine de uyuz oluyorum su kesintisine. Tıpkı çocukluğumdaki gibi diyorum. Ama çocukken bu kadar suya ihtiyaç duymazdım diye de ekliyorum.

25 Mayıs 2006 - Selen'le Taksim

Selen'le iki haftadır buluşamadık. Gündüzü boş insanlarla buluşabilmek benim için hafta içi sosyal hayat zevki. Herkes çalışıyor. Ve işimden dolayı geceleri çalıştığım için güzel bir fırsat yakaladık.

Bu fırsatın başında Cihangir'den Taksim'e çıkış. Cihangir'i doğumumdan beri seviyorum. Karşıma bir anda Ünver çıkıyor. İnanamıyorum. Çin'den gelmiş yine. Geri dönecekmiş. Emrah'ın filmini beraber izleme teklifime olumlu bakıyor. Muhtemelen Emre'lerde izlenecek. Tarihi film bu. Çok önemli. Pazar günü olursa hep beraber izleyeceğiz. Diyalogları da aktarırım.

Ünver'i geçip rutin yürüyüş çizgimi dikkatlice takip ediyorum. Hata yapmadan Taksime varmalıyım. Çiçekçiyi geçince karşıya geçmeli ve dönercilerin ordan yürümeliyim. Yapıyorum.

Süper güneşli hava. Odama güneş vursa da dışarısı yaz güneşi kadrajlı.

Selen gelir. Nereye gidelim, şuraya buraya derken, Eda'nın o çok güzeldir pizzaları dediği güzel görünümlü, pizzaları çok boktan olan, garsonların da kafalarıyla bir o kadar hadi bay bay yaptığı mekana gideriz. Burdan da lafı sokarım EDAsıyla anlatırım. Neyse beğenmediğim pizzayı bitiririm elbet. Daha sonra midemi yakacaktır.

Selen'le güleriz. Karşıdaki konsolosluktan evlenen çiftler çıkar. İğrenç bir şekilde dedikodularını yaparız. Ben seksi bulduğum kadınları gösteririm. O da erkekleri. "Şans eseri" bir kaç beğendiği erkek ona bakar. O da sevinir. Çok mutluyumdur o an. Bu güneş bir enerji katmakta hayata. Neyse bir gurup insan geçer önümüzden. 2inci katta yarı açık havada hedef bakış açısına sahip olduğumuz için geçenler bize bakmaktadır. Damat bize baktıktan sonra el sallar. O anı da çok kutsal bulurum. Selen dalga geçer 'Sanki kral ve kraliçe geçiyor' der.

Evlilik töreni ne kadar özel olmalı? Gerçi çok basit ve şovumsu geldi bana. Galiba şov biraz da gerekli.

Neyse bu görsel olaydan sonra işten telefon gelir. İş İptal. Çok sevinirim. Derim gel bir şeyler içelim. Bu işsiz günü kutlayalım. Selen de işten haber beklemektedir.

Neyse bira içilir sonuçta. Selen İngiltere'den döndükten sonra ne gibi değişimler yaşadığından bahseder, ben de Hawaiideki anılarımdan bahsederim. Tipik karşılaştırma yapmalar, yurt dışına çıkıldığında neler öğrenilir vs.

Bu arada bol bol fotoğraf çekimi, ikimiz de birbirimizin çekimlerini beğenmeyiz. Ben göbekli çıkmaktan hoşlanmam, o da kendi açılarını beğenmemiştir vs geyik.

Arkama baktığımda deli gibi bir güneş görürüm. Sanki yaz gelmiş, gölgeye sığınmışızdır, hayat çok güzeldir.


Adalardan bahsederiz, çünkü ikimiz de adalıyızdır ama rekabet adalılar. O büyük ben kınalı.
Sonra bir ayakkabı muhabeti. Ayakkabı tasarımcılığını ister.

Sonra Beyoğluna dönüş.

Güneş, kafa, insanlar, hayat çok güzel modu.

Bir anda durduk İstiklalin tam ortasında.

Herşeyi unuttuk. Sonra da gülüp evlerimize dağıldık.

Hayat o an çok basit ve güneşliydi. En azından bana öyle geldi.

Taksim de çok önemli bir yer.

Tuesday, May 16, 2006

12 Mayıs 2006 - Ayça Sigarayı bırakıyor.

Evet bugün cuma. Ayçayla daha önceden konuştuğumuz gibi güçlü bir insan olarak sigarayı bırakacak. Çok heyecanlı ve de inançlı. Bunun için profesyonel kaynaklardan destek alacak. Beraber gidiyoruz, merak ettim bu kaynağı. Nişantaşı Amerikan hastanesinin yan sokağında Anigma diye bir yerde buluyoruz kendimizi.

Ben gözlemci olarak katılıyorum ve tam olarak anlayamasam da şunları gözlemledim. Önce son bir sigara içilir, form doldurulur. Bir aletle nefes kontrolü yapıp o değerler forma yazılır. Sonra vücudun çeşitli bölgelerine bir alet bağlanır. Ve vücuttaki nikotin değeri ölüçülüp ona göre o değerin tersini vücuda verilir. Böylelikle 48 içinde vücut nikotin ihtiyacı duymaz. Aynı zamanda karın bölgesine çipimsi manyetik bir bant takılır. Bu bant bir ay süreyle göbek deliğinin 2 parmak altında (aynı zamanda da çakra bölgesi) yapışık durur.

Neyse mekana geldiğimizde güler yüzlü, 27 sene sigara içmiş bir kadın, son derece rahatlatıcı bir ses tonuyla bizi içeri alıp, bize bilgiler verdi. Sigarayı 8 ay önce bırakmış bir insan olarak olgun bakışlarımla hhımm hmmmladım.

Ayça hanım bir yandan formu dolduruyor, bir yandan da son sigarasını içiyordu. Diğer bir yandan da (Üç yanlı davranmış) ellerinin heyecandan titrediğine şahit olduk. Zor bir olay. Güç istiyor kendi ayağınla tıpış tıpış bir yere gidip bu ritüelden geçmek.

Daha sonra vücuda bağlantılar yapılır. Üzerinde Almanca yazılarla dolu bu makineye bir takım değerler girilir ve makineye bağlanır Ayça. Bu arada orada çalışanlar odadan ayrılır. Ve şöyle şeyler duyarım. "Ben inanmıyorum abi bu makineye, ne yani ne yapıyor ki vs" İnanmasan da burdasın mesajını veririm. Bırakacağına eminim.

Yan tarafa da aynı zamanda bir erkekle bir kız girmiştir. Gençtirler. Biz konuşurken bunların gülüşmelerini duyarız. Bir ara oğlan "Naapıyosun hay Allah" der. Kafamızda olayı canlandırıp taklitlerini yaparız.

25 dakkalık geri sayımlı bölüme geçeriz. Bu sefer Ayça bir uzay gemisini kaldırıp uzaya doğru yol almaktadır. Elleriyle iki metal parçasını tutar. Arada mekan sahibi gelip bize işiyle ilgili hikayeler anlatır. Bırakanların tutumlarını, bırakamayanların ise psikolojilerinden bahseder. Hatta orda çalışmakta olan biriyle de sohbet başlar. Kadın evde sigarayı hiç aramıyormuş ama işinde habire sigara muhabeti olduğu için arıyormuş sigarayı. Ayça bu metalleri bırakınca, "hmm bayağı sıkmışsınız aleti" der hemşire. Güleriz.



Bu kadar gereksiz bir şeye insanın köle oluşunu konuştuktan sonra da seans biter. Ayça'nın içtiği son sigara bir tübe koyulur. Bu tüp hastamıza teslim edilir. Canı sigara çektiğinde bu tübü açıp izmariti koklaması tavsiye edilir. Mesela ben bıraktığımda bu yöntemi denemeliymişim. Çıkışta son paket sepetlere bırakılır. Onu da çok tatlı buldum. Tam bir ritüel!

Sonuç olarak herkese sigarayı bırakmalarını tavsiye ediyorum. Ayça 10 sene içerek bıraktı. Ben 7 sene içerek bırakmıştım. Ciğerler 10 sene içinde kanserojen madde içermeyecek duruma geliyormuş. Ne kadar erken bırakılırsa o kadar iyi.

Sevgiler.

Anigma
Bilgi almak isteyenler için: 212 247 96 34

Gitmeyecekseniz bile sadece bilgi almak için arayın.

Tuesday, May 09, 2006

7 Mayıs 2006 - Pazar

Pazar günü bir hayli sıkıcı gözüküyordu. Annemle bu günü değerlendirmeye karar verdik ve 4 gibi çıktık evden. Amaç boğazda yürüyüş idi. Boğaz-turu lafını tekrarladı annem bir kaç kere. Evden çıkiim de ne olursa olsun dedim. Ortaköye doğru oluşan fazla trafikten dolayı indik araçtan. Ortaköy'e doğru yürümeye başladık. Daldık içeri. Annem adeta kız arkadaşımmış gibi "Seninle hiç buraya gelmedik di mi?" diye sordu. "Hayır anne, ama herşeyin bir ilki vardır" diyerek kalabalık meydana girdim. Bir sürü satıcı, bir tarafta kavga eden (maç günü) beyinsiz ikili, ipini koparmış bir sürü insan, ortaköy oldukça kalabalıktı.

Fotoğraf makinesi elinizin altında olduğunda gözleriniz hep bir ayrıntı arar. Gözler zenginleştikçe de farklı bir konu ararsınız. Öyle bir resim olmalı ki bir şey anlatmalı veya eve gittiğimde ara ara ona bakmalıyım, sileceğim fotolar çekmemeliyim. Böyle kaygılarla denizdeki kayığın yansımasını çekeyim dedim. Denizanaları sarmış yansımayı. Biraz ilerleyip motor turlarının olduğu yere gittik. 1 saatlik boğaz turu 4ytl. Bağıran bir genç. Bu arada gencin çenesinin altında daha önce görmediğim bir aparat, sanki rahatsızlık geçirilmiş, ve çene altına bir çene tutacağı koyulmuş, buna rağmen avazı çıktığı kadar bağırıyor müşteri çekmek için. Daha 15 dakka vaktimiz olduğundan gözleme satan teyzelerin oraya gidip gözleme alıyorum. Yerken bir hayli söyleniyorum. Kıymasına, çok sıcak olmasına. 'Anam anaaam gariiip anam' türküsünün özetine tezat güçlü bir ses tonuyla 'Herşeye söylendin!' diye dalga geçer annem. Bu arada aldığı kağıt helvayı 5 yaşındaki çocukların dondurma yiişi gibi yer. Üst baş helva olmuş. Kızarım ona. İnsanlar büyüdükçe anne babasıyla rolleri mi değişirler acaba? Ben kızarım o ise çocuk gibi güler. Bizi çocuk yapmaya mı hazırlıyorlar acaba? Nasıl kızmamız gerektiğini öğretiyorlar?

Neyse motora biniyoruz. Berem de yanımda allahtan. Hava da o kadar sıcak değil. Takarım bereyi. Ve karaya yakın bir kısım tarafına oturup izleriz. Annem bir bir yerlerin ismini söyler. Ben de bilmediklerimi beynimin bir köşesine yerleştiririm.

Boğaz köprüsünü alttan çekerim. Köprünün altından boyanması o kadar uzun sürermiş ki, bir taraf bitmeye yakınken başlangıç kısmından tekrar boyanmaya başlanırmış. (Veya annem pis atarı)

Neyse pazar gününü anneyle geçirmek keyifli. Kafam dağıldı. Gözlerim merakla boğaz kıyılarına takıldı. Bu arada Osmanlı zamanında karşılıklı hisarlar arasına zincir gerilirmiş ki gemiler geçemesin. Sokakta çocukların kurduğu tuzak mantığı aynen. İki taraf arasına ip ger. Geçen takılsın düşsün, sen de gül çocukça. Osmanlı padişahları da öyle gülermiş. Sonra padişah kayığını gördüm, dev bir kayık idi. Çekemedim resmini.

Beni en etkileyen de yalıların altındaki deniz seviyesinde metal kapılar oldu. Sandal garajı. Sandal o kadar kullanılırmış ki onların da garajı yapılmış. Eski sosyetik bir kullanım olsa gerek. Motorlara uyuz olurum. Sandal gibisi yoktur.

Boğaz turu tam 1 saat sürdü dedikleri gibi. Kaptanın nasıl ayarladığını merak ettim. Sonra Beşiktaşa kadar yürüyüp eve döndük. Kavağa gidesim geldi bu turdan sonra.

Monday, May 08, 2006

5 Mayıs 2006
- Cuma Akşamı

Yine evde bayık bayık otururken aklıma kendimi deli gibi dışarı atmak geldi. Mp3 player, bol yürüyüş, yürümeliyim dedim. Bütün gün kendimi nasıl dışarı atmam konusunda kendimi ikna ederken zorlandım. İnsan hedefsiz evden çıkabilir miydi? Elbette gideceği bir yer olmalıydı. Göreceği bir insan? Bunları düşünürken aradım Selin'i. Uzun zamandır görüşmemişiz zaten. "Yalnız başına çıkacaksan niye aradın beni, hahah" dediğinde buluşmaya karar verdik. O da tembel ötesiymiş bu aralar.


Buluşmaya erken gidip müzikle kafa dinleyeyim derken Cihangirde bir berebere daldım hiç denemediğim. Kafamı kazıtmak istiyordum. Berber diyalog meraklısı çıktı. Önce eski Türk filmlerinin bugünki komedilerden daha iyi olduğunu savundu. Sonra Türkiye'de hizmet sektörünün Avrupa ülkelerine kıyasla daha iyi olduğunu söyledi. En sonunda da kazınmış kafayı tersten bir daha kazımak için izin istedi. Tersten acırmış dedi. Biraz acıdı. Ama kafa derisi oldu tere yağı. Herkese ellettim kafamı. Öptürdüm bile.

Neyse kararsızlık diz boyu, kahve içmeye gideceğiz. E bari tünele gidelim. Ben yeni bir yer keşfetmeli arayışında yürüttüm Selin'i. Sonra da Tünel'deki müzik dükkanlarına daldık. Yanınızda müzikal enstrümanlardan pek anlamayan bir insana enstrümanla ilgili kaygılarınızı anlatmanız komik olur aslında. Anlattım kaygılarımı. O hep 'İyi!' dedi gülerek.


Tramvay fotosu cekmek vardı kafamda uzun zamandır. Yeni aldığım kamerayla fotoyu çektim sonunda. Ama batman'ın (tramvay şoförü) amerikan "orayt" selamı kaşındırdı beklentili beynimi adeta bitlenmişçesine.

Cafe Haus diye bir yere karar kıldık. Önce dışarda oturduk. Yeni kesilmiş kafam üşüdü ve içeriye girmeye zorladım Selin'i. Bu arada çok lezzetli bir kahve içtim. Cafe Leo. Kapuçino'nun köpüksüzüymüş. Lezzet damakta, Selin biraya saldırdı. Hafta sonu içilirmiş. Sonra abdestimi bozdu, çıktık ordan ve Balıkpazarı'nın ortasında yeni açılmış bir yere gittik. Nevizade tarzı, önce gezdik, çatıdan balık pazarına göz attık. Görüntüledim. Sonra aşağıda oturup hayattan bahsedip bira patates olayına girdik.

Hayattan bahsettik yine. Nasıl olmalı, neler yapmalıyız, nelerimiz eksik. Sonra yazarlardan açıldı konu. Okuduğum kitabı öyle zevkle anlattım ki bugün rüyama girdi Freud. Okuduğum kitap 'Martha, Dahini Karısı' (Freuddan bahseder) Rüya şöyle:

Rüyamda Freud'un yanına psikoterapiye giderim. Annem götürmüştür beni bu seansa. Etrafımdakiler beni anlatır Freud'a. Freud'un dehşet mavi gözleri vardır. Baktığımda çok etkilenirim ondan. 'Beni etkisi altına almamalı' diye hissederim. Sonra ruhumu eriten ve rahatlatan gözleriyle ayrıca üstün karizmasıyla, "Bakalım Berk ne düşünür bu acı hakkında?" der. Ve tamamıyla güven dolar içime. Ama Freud çok karizmadır ve bana bakıp anlamıştır kendime sormam gereken soruları...

Çok uykusuz olduğum için erken kaçtık oralardan. Selin'i arkadaşlarının yanına bırakıp eve döndüm. Bu gece rahat uyumalıyım dedim. Deliksiz. Olmadı yine 5 saat falan uyudum. Kalp atışlarım normal değildi. Herşeyin düzeleceğine adım gibi emindim. Ne istediğimin. Zamana inandım. Ve şükrettim. Bildiğim şeyleri bildiğim şekilde atlatacaktım. Kısa ve net bir cuma akşamıydı o akşam...

Sunday, April 16, 2006


"Karakter sahibi olmak kedilere mahsustur" diye bir teorim var. Onları çok asil bulurum. Doğalarının limitlerini bilsem de benim için kutsal hayvanlar. İfadeleri olan varlıklar.

Pazar günü ve Kınalı adadayım. Kucağımda karnı yeni doymuş ve Keremlerin evinin yer minderinde güneşlenen bir kedi... İlgiye aç, biraz konuşma, kapı gıcırtısı sesiyle sosyal bir diyalog. Isırmak isterim seni kedi bey/bayan.
Uzun tüylü bir şey, yanlız boynundaki tüyle dökülmüş bu açıdan pek gözükmüyor. Aslında ben Kerem'in resmini çekmeye çalışırken bir anda kucağa gelmiş. Sevginin istenmesi ne güzel bir duygu aslında. Verdim.

Neyse daha sonra ada turuna karar veriyoruz. Kınalı Ada'da ada turu atılmalı. Atılırken bir arı yakalıyorum. Böceklerden korkarım. Neyse makro çekim, kamerayı arının kıçına kadar sokar pozisyonda yaklaşıyorum. Resmi çekiyorum. Çektikten sonra arkadaşım arkamda VIZZ diyerek beni dürtünce "AYYYY" diye haykırıyorum. Tam benim yapacağım şaka yani...


Bir de güneş gözlüğünü taktığında karikatürlerde uzaylı gibi bir görünüş var. Gölgene bakıp "Naber lan Dünyalı!" diye dalga geçmek isterim. İnsan istedikçe olur.


Kedi öyle bir karizma bakıyor ki. Sanki sokaktaki dilenci ama kendisine bir paket mama ısmarladığında hayat hakkında sana bilmediğin öğütler verecek. Ve bakışının derinliklerindeki yaşanmışlıklar direk hayal gücümle götümden uydurma gücünü gösteriyor. Özet olarak beni
çok etkileyen bir bakış. İnsan nereden neler çıkarıyor di mi?

Ve her Türk erkeği kendini yakışıklı sanar pozunun gerçekleştiği an. İnsan kameraya bakıp nasıl poz vermeli? Hafif kasılmalı, hafif artistçe bakmalı, hafif göz kırpmalı, hafif ifade çalışmalı, biraz da hafiften almalı. Aldatıcı ifadeli Poz yalandır. Yalan söylemeyi severiz. Ancak boynum vardır benim genelde. Makine boyun bölgesini yok etme efektiyle çekmiş sankim, sankin, sanki.